13 Eylül 2021 Pazartesi

 

NARSİSTİK İSTİSMARA MARUZ KALDIĞINIZI NASIL ANLARSINIZ?

Bu ara en çok sorulan sorulardan biri şu…

Neden olduğunu bilmediğim bir yorgunluk, mutlu olmam gereken yerde bile duygularımı tam ifade edememek, kendimden şüpheye düşmek… Bunlar olmaya başladı ve gittikçe içimin çekildiğini, o olmazsa yaşayamayacağımı düşünmeye başladım.

Bunların olmasının sebebi aşk olmalı değil mi?

Aşk karşılıklı birbirini düşünmek, kendinden çok diğerine önem vermek gibi duyguların bütünlüğünü içerir oysa siz kendinizi diğeri ile olan birlikteliğinizde soru cümlesinde ki duygu ve düşüncelerle tanımlıyorsanız, bu aşk olamaz. En azından karşı tarafın duygulanımı açısından aşk telaffuz edilmemesi gereken bir sözcükken, sizin beyninizin de narsistik istismara maruz kalmayı aşk sanması kuvvetle muhtemeldir.

Narsistik birey ile ilişki içinde iseniz, bu toksik ilişkiden bir an evvel çıkmaktan başka çareniz olmadığını bilmeniz en önemli ipucunuz olacaktır lakin onun sizi bırakması o kadar da kolay olmayacaktır; Siz onun beslenme kaynağı ve gücüsünüz. Sizin kaynaklarınızı tüketene, kendine mal edene ve sizin posanızı çıkarana kadar sömürmeye devam edecektir.

Gerçek sevgi her iki tarafı da yüceltir ve mutlandırır. Toksik ilişkilerde ise süreç bir tarafın vererek azalması, diğer tarafın ise ondan beslenerek yaşaması ile vücut bulur.

Narsistik birey ile ilişkinin başlarında bunu hiç anlamazsınız; hatta kendinizin ona layık olmadığını, onun bir lütuf olduğunu bile düşünebilirsiniz.

Oysa durum görünenin ardında ki gölge oyununun asıl kurgulayanı; Hayalbaz, çırak, yardak, dayzeren ve sandıkkardır.

Sen perdeye bakarken, aslınca oyuncuların arkada olduğunu hatta onun da arkasında onlara hayat veren ve kurgulayan bir ekibin olduğunu unutur gidersin.

 

Kendini Hayalbaz hariç herhangi bir konumda buluverene kadar oyun böyle devam eder.

Neden mi Hayalbaz hariç?

Çünkü o oyunu kurandır, diğerleri ise uzantıları gibi gördüğü ve kullanmaktan asla çekinmeyeceği çıraklarıdır.

Hayalbaz önce sizi oyuna çeker; Pahalı hediyeler, sizin hoşunuza gideceğini bildiği ufak ve sürekli jestler, minik notlar, küçük resim ve çiçeklerle size daima varlığını abartılı bir şekilde hatırlatır.

Bir süre sonra kendi hayatınızdan çok onun istek, arzu ve taleplerinin sizin yaşam biçiminiz olduğunu fark etmeniz artık daha da zorlaştığında eski rolü uzun süre sürdüremeyeceğini anlar ve durum kritikleşir. Artık daha çok vakit, sevgi, zaman, para, ilgi, mevki ister hale gelmiştir lakin bunu öyle bir kurbağa pişirme metodu ile gerçekleştirmiştir ki siz gözünüzün önünde olan biteni seçemeyecek halde, ondan alacağınız bir parça ilgi, övgü vs. için hayat kesenizin ağzını iyice açmışsınızdır.

Altınızda ki araba, cebinizde ki para, çevrenizde ki insanlar yavaş yavaş azalır.

Kısaca o sizin kanınızı bir sülük gibi emerken siz tatlı tatlı kaşınmaya devam edersiniz.

Sizi yalnızlaştırır;

Bu onun sizi daha iyi kontrol etmesi ve narsistik tedarikçisi olarak kaldığınız sürece sizi daha iyi sömürmesi için ana yoldur.

Bir süre sonra yalnızlaşmış, onun çevresi hariç çevreniz kalmamış gibi hissetmeniz bundandır.

Narsistik yapılar kimseyi sevemez değerli okuyucular; beni çok seviyor, bana özel davranıyor gibi bilişsel çarpıtmalarla beyninizi kandırmayın.

Narsistin tek bir amacı vardır o da sizin üzerinizden kendine tedarik sağlamak, özde yatan değersizlik duyguları ile baş edemediği için sizi değersizleştirerek kendini yüzeyde tutmak

Bu tarz bir istismara maruz kalmışsanız ve bunu fark edememişseniz, kendinize şu soruyu sorun;

Beni buraya kim çizdi?

Sorunun cevabı; Ben ise sorun yok     

ama cevabı bilmiyor,     bir diğerinin hayatında savrulduğunuzu hissediyorsanız ve kendinizi kandırıyorsanız, ilişkinizin üzerini çizin.

Bunun çok kolay olacağını söylemiyorum çünkü toksik ilişki, adı üstünde zehirli bir ilişkidir ki siz de bir bağımlı gibi onu arayacak, kaybetmeye devam ettiğiniz halde yine ona sığınmayı kolay bulacaksınız.

O da sizi artık emilecek kanınız kalmayıncaya kadar kullanmaya devam edecektir.

Tabi bunun her iki taraf içinde çok farklı dinamikleri, travma bağlı yanları var lakin bu yazı çok uzamasın diye onları başka bir klavye başına saklıyorum.

Varlığınızı kendinizden başkasına kullandırmayın ve en ufak bir şüpheniz bile varsa mutlaka yardım alın.

Saygımla…

Uzm. Psk. Esra Erdoğan

1 Şubat 2021 Pazartesi

 

İYİ YAŞA

Nelerdi ölüm sebebimiz

Ne kadar yaşamıştık oysa, biraz daha derken pat gidivermiştik…

Tamamlanacak onca iş varken…

Yalan olmuştu hayat, olmuş muydu… bilinmez …belki de sürdüğümüz kadardı an…

Yani 1 gün de yaşasak 100 yılda, yaşadığımız kadar uzundu yaşamak…

Tuhaflıklar, amaçsızlık ve toprak altına götüremeyeceğini bilerek biriktirmek…

Bu hayatta ne yaparsan yap boş olduğunu bildiğin halde 1 diploma daha almak için, 1 tuğla daha koymak için çalışmak

Yaşamak için gerekliydi anma törenleri ve hayatta kalanların biraz daha yaşayabileceklerini bilme andaçlarıydı ölüm ilanları…

İçsel bir şükür gelirdi göz pınarlarından, tersine ağlarlardı dümdüz

Her giden bir kendini bırakırdı oysa bir anı, bir mendil, bir yazı ve bir koku, hatta görüntü bile donakalmış resimlerde…

Ayrı dünyalarda yaşamak en sevdiğinle, acımasız varoluşun bitişi ya da başka bir an ve anlamda devam edişi gibiydi, senden uzak…

Çınarın dallarının köküne dokunamayışı gibi ve bilişi o kök olmasaydı varlığının yeşeremeyeceğini…

Çürümeye başlayan kökler kendi sonunu anımsattığı için ağlar yaprak, çünkü hisseder için için sıranın kendisine geleceğini

Bencildir insanoğlu, diğerinin boşluğuna değil kendi sonuna yanar.

Ölümsüzlüğü arar, sonsuzmuş gibi yaşar ve bu hayali bozan her şeyden kaçar.

Bu yüzden doğumlar sevilir, cenazeler kıyamet…

Daha çok vakti olan bir canlıya bakmak, o büyüyünceye kadar ölmeyecekmiş hissi ve çocuklar yuvadan uçtuğunda birden çöken ebeveynleri açıklamaya yetmez mi… belki…

Ve inkâr edilemez katkı payıJ

Bir canlı hayatını başka bir canlıya bağlamamalıdır oysa lakin bu bir ihtiyaçtır ve süreç işler.

KENDİNİ birine, birilerine bağlamak ister insan; anne, baba, çocuk, eş, arkadaş…

Ve zamanla bağlantı nesnelerimiz yok olmaya başlar; anne, baba vefat eder, çocuklar yuvadan uçar, eşten boşanılabilir, arkadaşlarla ara bozulabilir.

Yaşarken temennimiz bu değildir elbette ama hepsi insan için, yaşarken başımıza gelebilir.

O zaman ne mi olur, işte o zaman sistem dağılır ve kendine yetemeyen insan çöker.

Çünkü binamızın temelinde ki harç kumdur.

Biz büyüyüp, geliştikçe üstüne koyduğumuz biriketler de bize ait değildir, bu durumda zayıf temel zayıf binayı taşır diye düşünebilirsiniz lakin ilk defa içine kendimizi koymak istediğimiz zaman çökmesi kaçınılmazdır.

Kafanız karışmasın, hayatta kendiniz için bir şey yapmadığınız ve sadece size biçilen rollerin kuklası olduğunuz zaman olacak olan budur.

Roller değişip, tek başımıza kaldığımızda, daha doğrusu aslında hep öyle olduğumuzu anladığımızda, kendimize yapmadığımız yatırımla ve başkalarına yaptığımız yatırımın hayatımızdan çıkışı ile kocaman bir delikle yüzleşiriz, öyle ki yama tutmaz.

Sen kimsin?

Her şey ve herkes yaşamından çıktığında bile sıfırdan başlayabilir, başkalaşma ve uyum sağlama becerini kendin için de kullanabilir misin?

Bu sorulara verdiğin cevap EVET ise

Sen bir savaşçısın ve kaç savaştan galip ya da mağlup çıktığının bir anlamı yok, o çınarın tamamı sensin.

Esra Erdoğan

 

14 Temmuz 2020 Salı

1 yıl 4 ay önce  0Yorum, 44Görüntüleme

Hayattaki En Güzel ve En Zor Şey

Hemen hemen hiçbirimizin başaramadığı ama her gün yaptığımızı sandığımız şeydir o. Hayatı dolu dolu yaşıyoruz. Dileğimiz, istediğimiz gibi dediğimiz her gün, gerçekten bize mi ait? Bir gününüzü düşünün. Sabahtan uykuya dalana kadar tüm yaptıklarınızı ve hatta rüyalarınızı (belki en çok onlar bize ait)... Düşündünüz mü? Bunlardan kaç tanesini gönlünüzce sizi mutlu ettiği için başkalarını mutlu etmeyi araya katmadan yaptınız? Ben size söyleyeyim; hiç birini... Nedeni mi? Çünkü; insanlar sürü halinde yaşarlar ve kara koyun olmamak için de sürüye uyum sağlamak gerektiğini bilirler. Kara koyun olmak eğer doğuştan gerçek bir kara değilseniz, zor ve zahmetli bir iştir ki her zaman dışlanma tehlikesi ile karşı karşıyasınızdır. Dışlanmak ise ölüm gibidir. Tüm sürünün yaptığını yaparak yaşayıp gitmek varken, neden bu zahmete giresiniz ki? Sürü yaşamını sürdürebileceği yolları doğal olarak keşfetmiş olan, statükoyu seven ve doğal olarak yenilikleri sevmeyendir. "Eski köye yeni adet getirme" özdeyişi de buradan köken almaz mı? Üstelik anonim... Peki ya eski köye yeni adet getirmek istiyorsanız ve doğruyu da söylüyorsanız, işte o zaman şansınızı 10. köyde aramalısınız. Çünkü, 9'undan da kovulacaksınız demektir ki bu da anonim.

Yenilik her anlamda yorucudur, oysa kötü ve yanlış da olsa düzen çekici ve kışkırtıcı olmayandır. Statükoyu koruyalım, düsturu ile hareket etmek her zaman güvenlidir ama ne zamana kadar bizden daha az statükocu biri çıkana kadar. İşte o zaman gelişmiş bir birey, ülke ve uygarlıkla karşı karşıyasınız demektir ki bu da sizin aczi yetiniz ile yüz yüze kalmanız anlamına gelir. Millet Mars'ta su bulmuş, siz hala çubukla arama yapıyorsanız dünyada suyun tükendiğini anladığınız gün, çubuk işe yaramaz. Başka bir açılım gerekiyordur artık; yeni çareler, yeni bir düzen, yaratıcı ve eğitimli beyinler. Bunları önceden işleyerek biriktirmemiş iseniz o vakit susuz kaldınız demektir. Teşbihde hata olmaz. Belki hemen su tükenmeyecek ama hayatta denenmişi denemek aptallıktır diyen A. Einstein'ı biraz da olsa dinlememizde fayda var gibi görünüyor. Bir şeyi bir yolla yapmayı değil, birçok yoldan yapmayı denemeliyiz. Beynimiz hazırcı ve rahatçıdır, biz onu daha fazla hazıra ve rahata alıştırırsak hepten tembelleşir. Tembel bir beyin zamanla üretmeyi bırakır. Çünkü tarafımızdan yeni nöronal ağlar oluşturmaktan mahrum bırakılmıştır. Oysa beynin plastisibitesi buna müsaittir ve her zaman kendini yenileyebilir.

Bir şeyi farklı yönlerden düşünmek ve yeni çareler üretmek, daha makro düzeyde ise yaratıcılık ve yeni icatlar hem bize hem de sürümüze faydalıdır. Evet insan yalnız yaşayamaz ama sürü kültürü hayvanlarda bile yeni öğrenmelerin kuşaklar boyu aktarıldığını göstermektedir. Tam da bu nedenle şöyle düşünüyorum: Einstein ilkokulda kara koyun ilan edildiğinde pes etseydi, dünya nelerden mahrum kalırdı. Bu koca sürüyü ne kadar ileri taşıdı ve bu kuşaklar boyu aktarıldı öyle değil mi? Rüyalarınız, eylemleriniz ve düşünceleriniz olabildiğince hatta en iyisi alabildiğince size ait olsun. Sürü ile yaşamak yardımlaşmak, paylaşmak, diğerlerine saygı anlamına gelsin tabi ama siz daima kendinize ait kalın. Kendinizi ifade etmekten, diğeri ne anlar diye düşünmekten ve aynı şeyleri yapıp, rutine binaen yaşamaktan yorgun düşersiniz yoksa.

Şimdi başlayın. Bu yazıyı bitirir bitirmez kendiniz için bir şey yaparak; bir hobi, bir yatırım, yeni bir eğitim, yeni bir kitap, biraz zaman açın kendinize. İnanın bana arkası gelecektir. Her şeyi başkaları için ve başkalarının yaptığı biçimde yapmak zorunda değilsiniz. Aksine her şey, sizin için olmalı; olayı terse çevirdiğiniz de geliştiğinizi, yeni sürgünler verdiğinizi ve sürgünde ki parçalarınızın da size geri döndüğünü göreceksiniz. Hayattaki en güzel ve en zor şey; İNSANIN KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMESİDİR.

16 Temmuz 2019 Salı



BİREY  TOPLUM  İLİŞKİSİ

Hayatın en adil davrandığı zaman çocukluk sanılır, oysa hayatın en acımasız olduğu ve bizim en aciz olduğumuz zamandır.  

Kimimizin uykuları, mutlu prens ve prenseslerle şenlenirken kimimiz kabuslarla uyanırız... 
Kimimiz uyanmak istemez uykudan, kimimiz hiç uyumasa yeğdir. 
Uyku hep bir aldanışa kaçış mıdır yoksa... 

İnsan aldanmak ister... olduğundan ve yaşantıladığından farklı görmek kendini ve evrenini... 
Kendi yarattığı evreni, ona yüce bir tanrı ya da tanrıçalık bahşetsin ister...  
Olmaz ve insanın oldurma çabası asla son bulmaz. 

Olan varlık, olmasını istediği varlık ile hep gizli bir çatışma içindedir ve sonuç olmasını istediği varlığın olan varlık ile yakınlaşması ise normal, uzaklaşması ise abnormal bir tablo ortaya çıkar ki aslında her ikisi de kişinin kendi varsanısından ibarettir. 
Biri daha uyum içinde amaçladığı başarı, düzen, ilişkileri yakalayacak donanıma sahip olduğunu düşünür ve bu düzeni tutturabilmek ebeveynlerinin onayladığı çocuk olmak mutluluk vericidir, çocuk hiç büyüyemez, diğeri tarafta ise zor olan ebeveynlerinin gözünde onaylanmayan ve onların amaçlarına ulaşamamış olarak kalmak 
Kimliğimiz, kişiliğimiz neye göre şekilleniyor görüyor musunuz*

Nerede gerçek kendilik, nerede ben kimim, bağımsız kimliğim vs. 
Olamamasının sebebi insanın özgül ağırlığının bile başka insanlarla aynı ölçü ile tartılması ve kıyaslanmasıdır.
Çocukluk çağlarından beri kendi yerimizi belirlemek için bir ötekinin durduğu yer gösterilmemiş midir? 
Bağımsız çocukluklar yoksa bağımsız yetişkinler de olamaz öyle değil mi😊 
Özgün olabilmek, bir ötekini anlayabilmek ve diğerinin sınırlarına saygı duymak için çocuğun önce kendi sınırlarını doğru çizmiş ve kendini dünyada doğru konumlandırmış olması gerekir. 
Uyum mecburidir;  
İnsan sosyal bir varlıktır ve bu nedenle de diğerleri ile uyum ve doyum içinde yaşamak zorundadır. 
Lakin burada ki mecburiyet sözcüğü bile bazılarımızın tüylerini diken diken etmeye yeter. 
Bir şeyin mecburi olması tüm cazibeyi ve süprizi alıp, götüren sevimsiz bir duygu yükledi pek çoğumuza 
Neden mi? 
Bütün süprizi ve renkleri, olasılıkları yok oluverdi yaşamın... 
Oysa bilinmeyene gebe olması hayatın; hep başka yollardan varmak eve ve belki de evin de değişmiş olması; bizim bu değişimi vardığımızda fark edecek olmamızdan mı, yoksa süreç içinde ki değişimi an be an gözlüyor olmamızdan mı geçiyor... Ben de bilmiyorum... 
Bilseydim de her bilgi sınanan ve değişebilen bir özelliğe sahipken değişim kaçınılmaz olmaz mıydı* 
Örneğin lineer fizikten kuantum fiziğine geçtiğimiz şu çağda her şey alt üst oldu... ve altı üstünden daha iyi çıktı.

Şimdi yeni şeyler öğrenmek, sorgulamak ve yaratmak zamanı... 
Yeni içerik oluşturmak lazım... yenilenmeyen her şey eskir; tersi eşyanın tabiatına aykırıdır. 
Ve yenilenmek insanın doğasında var olan o pes etmez yanının zirve noktasıdır. 
Aslında her birimiz ayrı bir dünyayız; anlaşılamamış, aldırış edilmemiş belki, kendimizi dünyaya kanıtlamaya çalışan, diğerine, ötekine, onun gözünde ki parlamaya köle 

Oysa kişi, kendi gözünde parlama yaratacak her şeyin peşinden koşabildiği ve o ereğe varsın, varamasın yoldan zevk aldığı sürece bilmelidir ki; o yol gerçek kendiliğine giden yoldur. 

Diğerleri önemsizdir demiyorum... Her canlı sürünün desteğini almak zorundadır lakin insan sürüden ayrışmayı bilecek kadar zeki ve kurması gereken sosyal ilişkiler açısından da cevvaldir. 

İnsan bireydir, 

Bireyler toplumu oluşturursa o içinde her rengi barındıran, yeniliğe, gelişime, eğitime açık bir toplumdur,  
Yok toplum bireyi oluşturup, şekillendiriyorsa; o vakit robot düzeninden öteye gidemeyen, gerçek anlamda ki sanal zekaya yenik, özgün ve yaratıcı kelimelere teğet bile geçmeyen bir kopyala yapıştır toplumu oluşuyor demektir. 

Vay haline !!! 

Saygımlarımla...

Uzm. Psk. Esra Erdogan



  

29 Nisan 2019 Pazartesi

ÖLÜM KORKUSU



Ölüm korkusu aslında son derece varoluşsal bir korku olup, anladığım kadarı ile sizde tetiklenme nedeni üst üste kayıplar yaşamış olmanız ve zihninizin bunları genellemiş olması...

lakin bu travmatik deneyimler ve yas sendromları haricinde de kaygılı bir insan mısınız*
iki sene önce babanız vefat etmeden ve tüm bu kayıplar yaşanmadan evvel her şey yolunda mıydı yoksa zaman zaman içten içe hissettiğiniz kaygılar ve takıntılar mevcut muydu*

anlattıklarınız yas sendromundan öte kaygı bozukluğu ve biraz da OKB yi andırdı.

neden derseniz... Ölüm korkusu saplantılı bir düşünce olarak geliyor ve diğerleri ile daha fazla zaman geçirmekte kompülsif bir davranış olarak sizi rahatlatıyor sanki*

bunu yapamadığınız zaman da ağlamak istiyorsunuz.

Bütün kayıplarımıza ve kaybedersem ne yaparım dediklerimize ağlama sebebimiz; gittiklerinde bizim hayatımızda bıraktıkları ya da giderlerse bırakacağını düşündüğümüz boşluklarınadır.

yas elbette tutulmalı ama altta yatan kaygılı yapı tedavi edilirse sağlıklı yas sürecinin 6 aylık süreçlerle azalarak 2 yılda tamamlanması gerekmektedir.

ölenin ölüm korkusu yok, o korku size ait... Dini bütün bir insansınız anladığım kadarı ile ve sevdikleriniz cennette... öyle değil mi*

Siz onların boşluğuna ağlıyor ve şu an var olanlara da sıkıca sarılıyorsunuz. Korkmayın, Allah istemedikçe kimseye bir şey olmaz, öyle değil mi*

tavsiyem,

hayatınızı kendinizle doldurmanız; hobiler, çalışmak, yürüyüş vs. size iyi gelecektir.
kendi kendime halledemiyorum diyorsanız terapi alın ama mutlaka bu ölüm korkusu üzerinden geliştirdiğiniz bağımlılık ya da tam tersi bu korkunuz nedeni ile elde ettiğiniz 2. cil kazançların aslında kayıp olduğunu bilerek yeni bir güne adım atın ve

ARTIK KENDİNİZ ile İLGİLENİN...

Öz güven ve hayata bağlılık arttıkça , ego güçlenir ve ölüm korkusu yaşam sevgisine mağlup olur.
Başarılar... yolunuz açık olsun...

Uzm. Psk. Esra Erdogan